DÜNYA YANARKEN BİZ NE KADAR KORKUYORUZ?

Dünya uzun zamandır yalnızca değişmiyor; aynı zamanda geriliyor. Coğrafyalar arası sınırlar değil, zihinler arası mesafeler büyüyor. Bir yanda savaş ihtimalleri, diğer yanda ekonomik belirsizlikler… Televizyon ekranlarında, sosyal medyada ve gündelik sohbetlerde dolaşan ortak bir duygu var: kaygı bozukluğu. Son dönemde artan jeopolitik gerilimler, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizler, farklı ülkelerde süregelen savaşlar ve sıkça dillendirilen “üçüncü dünya savaşı” ihtimali… Tüm bunlar yalnızca politik analizlerin konusu değil; aynı zamanda insan ruhunun da meselesi. Çünkü insan zihni, yalnızca yaşadıklarıyla değil, yaşayabileceğini düşündükleriyle de yorulur.

DÜNYA YANARKEN BİZ NE KADAR KORKUYORUZ?

 

DÜNYA YANARKEN

BİZ NE KADAR KORKUYORUZ?

Hürmüz'den yükselen duman, Gazze'nin enkaz tozu, Ukrayna steplerindeki yanık koku… Yagın Kaygı Bozukluğu artık küresel bir salgın.

 

Geçen gün bir arkadaşım “Petrol ne kadar olur?” diye değil, “Savaş bize kadar gelir mi?” diye sordu. İstanbul’da, kahve fincanını tutarken. Bu sorunun sorulduğu yer artık masa başı ya da ekran karşısı değil; sofralar, işyerleri, hatta çocuklarını okula bırakırken yürüyen annelerin aklı.

Dünya, uzun süredir bu soruyla boğuşuyor. Ama 2026 ilkbaharı itibarıyla bu soru artık soyut değil; somut, yakın, soluk soluğa.

Hürmüz: Dünyanın Şah Damarı Tıkandı

28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik operasyonunun ardından İran Devrim Muhafızları Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapattı. Dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık yüzde yirmisi bu dar geçitten akıyor. Günde yirmi milyon varilin üzerinde. Boğaz kapandığında yalnızca tankerler durmadı; küresel fiyatlar irkildi, Avrupa'da uçuşlar iptal edilmeye başlandı, Türkiye'de gübre fiyatları birkaç haftada yüzde kırk arttı.

Hürmüz coğrafyada bir boğazdır; ama psikolojide bir tetikleyici. 'Savaş' kelimesi artık haber manşetlerinde değil, sofra sohbetlerinde yer buluyor. Ve bu geçiş çok önemli.

Kaygı: Beynin Alarm Sistemi Çıldırdığında

Psikiyatri bilimi kaygıyı şöyle tanımlar: Tehdit algısına karşı beynin verdiği normal bir uyarı tepkisi. Amigdala tehlikeyi sezdiğinde vücudu harekete geçirir; kalp hızlanır, nefes sıkışır, zihin odaklanır. Bu, insanın binlerce yıllık hayatta kalma mekanizması.

Peki ya tehdit somutlaşmadığında ama her an varmış gibi hissettirdiğinde? O zaman kaygı bozukluğuna dönüşür. Sürekli teyakkuz hali. Uyku kaçar, konsantrasyon dağılır, keyif solar. DSM-5 tanı kılavuzuna göre kaygı bozukluğu, dünyada en yaygın ruh sağlığı sorunu. Ve savaş haberleriyle beslenen bir kaygı, sıradan bir endişenin çok ötesine geçer.

Buna akademisyenler ‘toplumsal travma öncesi stres’ diyor. Travma henüz yaşanmamış; ama zihin, yaşanacakmış gibi davranıyor. Her bomba haberi, her füze görüntüsü, her ‘nükleer’ başlığı bu stres yükünü artırıyor.

Türkiye: Ateşin Etrafındaki Halka

Türkiye'nin coğrafyası bir nimet; ama bu dönemde aynı zamanda bir stres kaynağı. Kuzeyimizde iki yılı aşkındır Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor. Güneyimizde Suriye yeniden şekilleniyor. Doğumuzda İran ile sürdürülen savaşın dalgaları kırıyor. Batımızda Ege her zaman hassas.

Rakamlara bakıldığında tablo daha da çarpıcı: GENAR'ın 2026 başında yaptığı araştırmaya göre Türk toplumunda ‘olası savaş durumunda kimi isteriz?’ sorusu geniş yankı buldu. Çünkü soru artık teorik değil. Yeni Çağ gazetesinin aktardığı başka bir araştırmada ise katılımcıların yüzde 61'i İran-ABD-İsrail savaşının Türkiye'nin güvenliği için ciddi bir risk oluşturduğunu düşünüyor. Yüzde 33'ü en büyük riski ‘doğrudan güvenlik tehdidi’ olarak tarif ediyor. Bir AK Parti iç araştırmasının bulgularına göre toplumun büyük çoğunluğu savaşın ekonomiyi olumsuz etkileyeceğini öngörüyor, yüzde 79,2'si enflasyonla mücadeleyi zorlaştıracağından kaygılı.

Bu sayılar yalnızca siyasi tercih değil; ruh halini de anlatıyor. Türkiye'de insanlar savaş korkusu yaşıyor mu? Evet. Hem de oldukça somut biçimde.

Üçüncü Dünya Savaşı mı? Nükleer mi?

Şu anda dünyada onbeşe yakın ülke aktif çatışma içinde; dolaylı olarak etkilenenlerin sayısı otuzları buluyor. Tarihçiler birinci ve ikinci dünya savaşlarının da böyle küçük alevlerden başladığını hatırlatıyor. Bu yüzden ‘üçüncü dünya savaşı’ sorusu paranoya değil, meşru bir kaygı.

Nükleer silah meselesine gelince: Psikologlar ve nükleer politika uzmanları arasında yaygın bir kavram var — ‘nükleer kaygı’ (nuclear anxiety). Soğuk Savaş döneminde toplumları derinden yaralayan bu kolektif korku, İran'ın nükleer programı etrafındaki gerilimle yeniden uyanıyor. Nesnel tehdit mi var? Tartışmalı. Ama algı gerçeği yaratır; ve algı şu an oldukça gergin.

Kaygı ile Yaşamayı Öğrenmek

Peki ne yapacağız bu kaygıyla? Onu bastırmak mı? Hayır. Kaygı bastırılınca büyür. Onu görmezden gelmek mi? Hayır. O zaman da sizi yönetir.

Psikoloji bize şunu söylüyor: Kaygıyı adlandırmak onu küçültür. ‘Savaş korkuyorum’ demek zayıflık değil; farkındalık. Kontrolümüz dışındaki tehditler için aşırı enerji harcamak yerine, elimizdekine odaklanmak — bugün yapabileceğimiz işe, sevebileceğimiz insana, kurabileceğimiz bağa — hem psikolojik dayanıklılığı hem de gerçek anlamda barış isteğini besler.

Tarih boyunca en büyük barış hareketleri, korku içindeki insanların kaygılarını dile getirmesiyle başladı. Belki de en devrimci eylem şu an şu: ‘Ben korkuyorum ve savaş istemiyorum’ demek.

KÖŞE YAZISI  •  24 NİSAN 2026

Ali Bıçak

Klinik Psikolog